29 Şubat 2012 Çarşamba

ben bensem bu kim?

Günde 8 buçuk saat çalışmak gerçekten fazla, gerek yok. Mesela ben sadece ve sadece satış ve pazarlama elemanıyım. Yaptığım şey satmak. O yüzden hep derim muhasebeciyle pazarlamacıya hayatta güvenme. Çünkü normal çalıştığım zamanlar günde ortalama 2 kişiyle tanışıyorum ve ortalama 45dk zaman geçiriyorum. Bu 45dk içerisinde karşımdaki ben bir pazarlamacı olduğum için bana sürekli itirazda bulunuyor. Açıkça olmasa da alttan alttan beni bi ölçüp tartıyor. O beni ölçüp tartarken ben de onu ölçüp tartıyorum. Halbuki beni ölçse nolur ölçmese nolur? Sanki konteyner benim, uçak benim?? Baştan söyleyeyim değil, umutlanmayalım. Sonra ben bu kişiyi ikna edebilirsem gelsin primler/avanslar/ödüller... İşte bu noktada yazarın kafasından geçen koca bir NAH'tır. Gelmiyor, öyle bir şey yok.


Neyse ben istifayı bastım zaten. O yüzden şuan emeklilik için primlerini tamamlamış gününü bekleyen kişi kıvamındayım. E öyle olunca adam inanılmaz sıkılıyor. Aklınız almaz, öyle böyle değil. Sonra kafa bi çalışmaya bi çalışmaya başlıyor balık burcu kişisinin, şuan bu bilgisayarın başında olmak zorunda olmasam neler yaparım şeklinde. Burada yazarın kafasından ikinci NAH geçer gider.

 
İşte anlamsızca, anlamsız bir yerde bulunmak böyle bir şey. Kafanın içi bunu yaşıyor ama sen gayet takım elbisen ile bilgisayarının başında oturuyorsun.


Ama asıl yapmak istediğin şey tam olarak bu!!


Ama şöyle de olabilirdi; öğlen evden çıkardım Eminönü'ne giderdim kendime eskicilerden bi sallanan sandalye alırdım. Beyazıt'a giderdim sahaftan ucuz kitap doldururdum. Nalburdan boya alırdım ertesi gün mutfağı farklı bi renge/renklere boyardım. Hatta bu aktivitelerin yanına bir de zevce ya da arkadaş ekledin mi evden çıkar Karaköy'e yürür oradan vapura bindin mi gider Moda'da kahve/sigara içersin.

İşte İstanbul'da yaşıyorsun ve neler yapmak istersin sorusunun cevabı olarak bunları veriyor insan. Peki gerçek, hayalle çarpışınca ne oluyor? NAH oluyor. Sonuç olarak ne oldu? ( Bugün soru cevap gitmeyi sevdim.) Fatih'te yaşıyorum. Sefaköy'de çalışıyorum. Arada e5 üzerinde 30dk yolculuk ediyorum. Sonra ben sormayayım, sen sormayasın 'bu mu len hayat?' diye kim sorsun. Nerede oğlum benim günlük hayatımda Ortaköy, Boğaziçi, Hisar?? Orhan Veli Aşiyan'da, Gülhane'de takılmasaydı yazabilir miydi o şiirleri. Sonra  hayatta fark yaratsın. Nasıl yaratayım oğlum Sefaköy'de fark? Fatih'te yaratıyorum aslında erkek arkadaşımla beraber yaşayarak ( Neee belediye onayı olmayan sevişme!!)

   

Sonuç olarak sen sen değilsin, ama bu şekli de seçen sensin. Seçimlerinin gerektirdiklerini yapmak da sana ait olacak. Akşama eve giderim tavuk beytiyi fırına koyar çamaşırları asarım. Baktım benlik benden gidiyor sevgilimle zombi dizisi izlerim, gelecekteki zombi apocalypse'e hazırlarım kendimi.

23 Şubat 2012 Perşembe

Sydney opera binasından başlayan kutlamalar..



Günün konusu doğum günleri. Bi allak bullak durum, öncesinde deli gibi o gün gelsin diye sevinme, bir müddet öncesinde çöken buhran, o gün geldiğinde oluşan beklentiler, beklenip de gelmeyenler..
Herkes için sıkıntılı geçen bir durum. Ben ki bir yıl içerinde kendi doğum günümden başka daha özel bir gün olduğuna inanmayan bi insanım. Ama şunu da kabul etmek lazım doğum günü depresyonu diye bir şey var. Yaklaşık olarak doğum gününden 1 ay önce başlar. Bi isteksizlik, bi mutlu olamama, hayatın tüm eğlencesini kaybetmesi. Aynı bir same shit different colors kıvamı. Sonuç olarak hepimiz farkındayız ki günler yavaş, yıllar hızlı geçiyor.

                                                               
Tüm bunlara rağmen insan umut fakirin ekmeği mantığıyla bir güzel olmak istiyor bugün. Herhalde yaşlanıyorum ama hala taş gibiyim hissiyatı için :) 1 hafta makyaj yapmadan gittiğin işine bugün en güzel elbisen, fönlü saçlar ve makyajlı gitmek bir meydan okuma gibi bir şey. Tabi bunun diğer fakir/umut/ekmek meselesiyle de ilişkisi malum.. "Sevgilim/zevcem/ flörtüm/ yanığım/ crush'ım bir süpriz yapar mı acaba??" fikri. Hayır bu durum Halley Yıldızı'nı görmekle aynı olasılık olsa bile insan hazırlıksız yakalanmak istemez. Sonuç olarak internette sevgililerine yaptıkları jestleri yayınlayan bir kitle erkek var.
Yok efendim binadan düşer gibi yapıp evlenme teklif etmek, yok efendim gizli kameraya çekerek süpriz doğum günü partisi, yok efendim Kıbrıs Şehitleri'nde gitar çalıp sevgilisine şarkı söyleyen erkek...
Biz bir nesil bu videolarla büyüdük. Peki bu videoların bizim kafamıza yerleştirdiği ana fikir ne oldu?? Yeterince iyi bir sevgili olursam bir gün ben de aynı süprizlerle karşılaşabilirim. E bunun da olasılığı her doğum gününde artıyor doğal olarak. Bu yüzden etek/makyaj/fön.. Beni youtube'da izleyecek olan ve daha her hangi bir süprize nail olamamış genç kızlarımıza yol göstermek lazım.
Sabah kalktım ve "Eye of the Tiger" şarkısı eşliğinde bugüne hazırlandım.
Sevgilim evden çıkarken güle güle öpücüğü verdi ama bi doğum günün kutlu olsun öpücüğü değildi. Sen daha yataktayken ben servisle ebesinin nikahı ofisine çalışmaya gidiyorum öpücüğüydü. Sonra gün içindeki iletişim aracımız skype'ta 5 kez online-offline gidip gelmeleri yaşamamıza rağmen hala daha bir whatzup, bir naber, bir doğum günün kutlu olsun bitanem canım hayatımın anlamı mesajı göremedik.
Buradan yola çıkarak bugünün nasıl sona ereceği çok riskli. İki olasılık söz konusu. Bu yüzden şansım %50 şuan için. Ya çok klişe olan gün boyu unuttum izlenimi verip gün sonunda bir süprizle ortaya çıkacak ya da gün boyu gerçekten unuttuğu için ben bir süprizle karşısına çıkacağım.
Ama aynı zamanda hayatımın ilk telgrafını aldım Hande'den. Çok basit ve çok hoş bi düşünce.
Zaten erkeklerin anlayamadığı bir şey var. " Simplicity is the best" Efendim ofise çiçek yollamak, kartpostal yollamak, sonracıma eve elinde bir porsiyon pastayla gelmek.. Bunlara hayır diyebilecek kız yok.
Bu yüzden de binanın tepesinden düşer gibi yapıp evlenme teklifi edeyim mottosuna da gerek yok.
(Konuyu neden dönüp dolaştırıp evlilik teklifine bağlıyorum hiç bilmiyorum :D )

Konuyu bağlıyorum Cem bebeğim tüm yazının anlamı şu: Bugün süprizi yaptın yaptın yoksa 1 haftalık ambargo geliyor sana ben daha açık nasıl olayım.


                                             


Biterken Hande'den gelen:
                               İyi arkadaşlar iç çamaşırı gibidir ayıpları örterler
                               Daha iyi arkadaşlar prezervatif gibidir seni daima korurlar
                               Daha daha iyi arkadaşlar viagra gibidir düşeni daima kaldırırlar :)




 

22 Şubat 2012 Çarşamba

Haftanın kamburu çarşamba

Obama'nın memleketlilerinin dediği gibi haftanın kamburu çarşamba gününde mesai bitsin de artık eve gideyim diye bekliyorum. Zaten istifayı basmışım, patron ahalisiyle çok da samimi olmayan gülümsemeler ve gayet samimi olan laf sokmaları yaşıyorum 9h/5d/1w şeklinde. Yaklaşık 2 hafta sonra farklı bir işe başlayacağım ve insanın bi hedefi/ varacağı bir noktası olmadan bir şeyler yapması inanılmaz sıkıcı. (Şimdi zenginleri anlıyorum :D ) Mükemmel ötesi sağduyulu, olgun patronlarım ayrılmak istediğimi belirtmemle beraber bana işten 6 hafta sonra ayrılabileceğimi söylediler. O an yüzüm gayet sakin ama içim allah diye bağıran aslan misaliydi. E haliyle eyvallah dedik. Ama o 6 hafta geçmek bilmiyor arkadaş. Okumadığım blog/haber kalmadı. Twitter'dan filozofları falan takip etmeye başladım. Kişisel gelişim yerine sayılıyordur umarım bunlar. Bir de her gün gtalk'da hapsettiğim Özgün var. Resmen kızın geleceğiyle oynuyorum, kpss'de alacağı puanları bir bir eritiyorum. Şuan geriye yaklaşık 2 haftam kaldı, e 4 haftalık blog takibi sonrası Halil Sezai'nin isyan noktasına geldim ve ben de yazarım arkadaş dedim. Bu sebep ilen işbu yazı yazılmakta.
Gerisi gelecek, yoksa bu 2 hafta nasıl bitecek..